Blog & Yazılar

Psikoloji, egzersiz ve spor psikolojisi üzerine güncel yazılarım ve paylaşımlarım

EMDR Terapisi
EMDR Sporda EMDR

EMDR Terapisi

Francine Shapiro 1987 yılında göz hareketlerinin (genellikle sağa-sola doğru), olumsuz ve rahatsız edici düşüncelerin etkisini azaltabileceğini tesadüfen keşfetti. EMDR (Eye Movement Desensitization and Reprocessing: Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme) tedavi protokollerinin oluşturulmasıyla bir psikoterapi yaklaşımı olarak gelişmiştir. EMDR’nin etkinliği, Vietnam savaşından dönen 22 Amerikalı asker ile yapılan çalışmalarda test edilerek travmatik anıların duyarsızlaştığı bulunmuştur. EMDR, travma sonrası stres bozukluğu tedavisinde kullanılarak ortaya çıksa da depresyon, kaygı bozuklukları ve fobiler gibi birçok psikolojik rahatsızlığın tedavisinde de kullanılmaktadır. Ayrıca araştırmalar incelendiğinde EMDR terapisinin cinsel işlev bozuklukları, fibromiyalji, obsesif kompulsif bozukluk ve borderline kişilik bozukluğu gibi tanılar için de kullanıldığı ve olumlu sonuçlar elde edildiği belirtilmiştir. EMDR terapisine ilgi arttıkça spor psikolojisi alanında da araştırmalara konu olmuştur. Sporcuların karşılaştığı çeşitli olumsuz deneyimlere yönelik müdahalelerde bu yaklaşım kullanılmaktadır. Spor psikolojisi araştırmaları incelendiğinde EMDR yaklaşımı genellikle aşağıda belirtilen iki ana amaçla kullanılmaktadır: Sporcuların performans kaygısını azaltmak, Spor yaralanmaları, spor kariyerinin beklenmedik şekilde sonlanması veya takım arkadaşının ölümü gibi travmatik deneyimlerin şiddetini azaltmak Bu iki amacın yanı sıra EMDR’nin kaynak yerleştirme tekniği ve performans geliştirme protokolüyle imgeleme ve içsel konuşmalar düzenlenerek performans artırma desteklenebilir. Sonuç olarak EMDR terapisi ile performansı engelleyen faktörlerin kontrol edilmesi ve performansın artırılmasına yönelik olumlu sonuçlar elde edilmesine rağmen daha fazla müdahale çalışmasına ihtiyaç duyulmaktadır.  
Hatalara Takılı Kalmak: Beynin Doğal Eğilimi mi?
Hatalarda takılı kalma ruminasyon

Hatalara Takılı Kalmak: Beynin Doğal Eğilimi mi?

İnsan, günün muhasebesini yaparken o gün yaptıklarını da değerlendirir. Toplantıda yanlış bir kelime kullanmış olabilirsin, maçta boş kaleye kaçırmış olabilirsin, sunum sırasında bir an duraksamış olabilirsin… Çoğu zaman aklında kalan, o gün yaptığın onlarca doğru şey değil o tek hata oluyor. Bu durum bir zayıflık değil, beynin işleyişinin doğal bir parçasıdır. Beynimizin hatalara veya olumsuz durumlara daha fazla odaklanma eğilimi, genellikle "olumsuzluk yanlılığı (negativity bias)" olarak adlandırılır. Olumsuzluk yanlılığı, beynimizin olumsuz deneyimleri olumlu deneyimlere kıyasla daha çok önemsemesi ve bu deneyimleri daha uzun süre hatırlaması eğilimidir. Evrimsel bir perspektiften bakıldığında, atalarımızın hayatta kalmak için hatalardan ders çıkarması ve tehlikelere karşı tetikte olması hayati önem taşıyordu. Örneğin tehlikeli bir hayvanı fark edememek binlerce yıl önce hayatı tehdit ederdi; güzel bir manzarayı kaçırmanın ise bir bedeli yoktu. Sonuçta beynimiz tehditlere, risklere ve hatalara öncelik verecek biçimde şekillendi. Araştırmalar, hata yapıldığında beyinde 'hata ile ilişkili negatiflik (error-related negativity)’ adı verilen bir sinyalin, hatalı tepkiyle birlikte ortaya çıktığını ve yaklaşık 100 milisaniye sonra en yüksek düzeyine ulaştığını gösteriyor. Bu tespit, biz hatayı henüz bilinçli olarak değerlendirmeye başlamadan beynin süreci ne kadar hızlı izlediğini gösteriyor. Bu nedenle, küçük bir hata zihinde gerçekte olduğundan daha büyük bir yer kaplayabiliyor. Hatayı fark etmek sağlıklı bir durum ve öğrenmenin ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak bazıları için süreç burada sona ermiyor. Aynı konuşma, aynı cümle, aynı hata zihinde tekrar tekrar dönmeye başlar. Bu düşünce döngüsü psikolojide "ruminasyon" olarak adlandırılır. Araştırmalar, ruminasyonun çözüm üretmediğini yalnızca kişinin aynı olumsuz düşünceler etrafında dönüp durmasına neden olduğunu gösteriyor. Bunun sonucunda problem çözmeyi zorlaştırıyor, stresi artırıyor ve uzun vadede depresyon riskini yükseltiyor.   Sporcularda durum nasıl? Günlük yaşamda olduğu gibi spor ortamında da bu durum etkisini gösterir. Üstelik hata yapmanın bedelinin çok daha görünür olduğu rekabetçi spor ortamlarında bu etki daha da belirginleşmektedir. Spor müsabakaları, hataların saniyeler içinde sonuç doğurduğu alanlardır. Bir pas hatası, kaçan bir penaltı ya da basit bir servis hatası yalnızca maçın gidişatını değil, sporcunun sonraki dakikalarda düşüncelerini ve kararlarını da etkileyebilir. Bu nedenle sporcuların performansını belirleyen şey yalnızca yaptıkları hatalar değil, o hatalara verdikleri zihinsel tepkilerdir. Sporcu hataya takılıp ruminasyon döngüsüne girdiğinde, fizyolojisinde ve zihninde belirgin bir domino etkisi başlar. Tekrarlayan olumsuz düşünceler, beynin stres yanıtını aktive etmektedir. Vücut kortizol gibi stres hormonları salgılamaya başlar; kas gerginliği artar, nefes sıklaşır, kalp atış hızı yükselir. Stres ve kaygı seviyesi yükselir, dikkat düzeyi düşer ve odaklanma zorlaşır. Bu da performans üzerinde bozucu etkilere neden olur. Sporcunun reaksiyon süresi uzar, doğru karar verme olasılığı azalır, teknikte hatalar artar ve genel akıcılık kaybolur.   Peki ne yapılabilir? • Öz-şefkati geliştirin: Öz-şefkati yüksek sporcular hatalarına karşı daha uyumlu davranışsal tepkiler verir, daha az olumsuz duygular yaşarlar. Öz-şefkat müdahaleleriyle iyilik halinizi destekleyin. • Çözüm odaklı düşünmeye geçin: "Neden böyle yaptım?" döngüsüne takılmak yerine, "Bunu nasıl çözerim ve bir sonraki adımda ne yapmalıyım?" sorusuna odaklanın. • "Şimdi ve burada" kalmayı öğrenin: Geçmişteki hataları değiştiremeyiz ancak zihnimizi şu ana getirerek bir sonraki adımı şekillendirebiliriz. • Profesyonel destek alın: Öz-şefkat ve psikolojik beceriler sistematik bir çalışmayla gelişir; bu süreci en verimli şekilde yürütmek adına bir spor psikoloğundan destek almayı düşünebilirsiniz.     Kaynaklar • Chen, D.-T., Nien, J.-T., Geng, X., Yu, J., Singhnoy, C., & Chang, Y.-K. (2025). Relationship between ruminative dispositions and perceived sports performance in young elite athletes in Hong Kong: The role of problem-oriented coping strategies. Frontiers in Sports and Active Living, 7, 1513277. • Doorley, J. D., Kashdan, T. B., Weppner, C. H., & Glass, C. R. (2022). The effects of self-compassion on daily emotion regulation and performance rebound among college athletes: Comparisons with confidence, grit, and hope. Psychology of Sport and Exercise, 58, 102081. • Gehring, W. J., Goss, B., Coles, M. G. H., Meyer, D. E., & Donchin, E. (1993). A neural system for error detection and compensation. Psychological Science, 4(6), 385–390.    
Yoksul olanı zenginleştirme, zengin olanı daha çok zenginleştirme mücadelesi…
Grup terapisi Grupla çalışma

Yoksul olanı zenginleştirme, zengin olanı daha çok zenginleştirme mücadelesi…

Toplumsal yalıtımın artmasıyla beraber sosyal ilişkiler zayıflamıştır. Buna bağlı olarak bireyler rahatsızlıklarını, dürtülerini, katlanılamaz düşüncelerini sadece kendisinin yaşadığını düşünmektedir. Bireyin kişiliğine dair teklik duygusu, problemleri için de geçerli olabilmektedir. Yalom, grup terapisi sürecinde bu teklik duygusunun giderilmesinin önemli bir rahatlama sağlayacağını söylemiştir. Birey, sosyal ilişkilerinde yaşadığı sorunlar sonucunda zaman zaman yalnızlık hissiyle karşılaşabilir. Ancak bu problemlerin kökenlerini tam olarak anlamak her zaman kolay olmamaktadır. Grup terapisinde oluşturulan ilişkiler, kişinin sosyal profilini aydınlatarak bu sorunların nedenlerini anlamasına yardımcı olabilir. Bu süreçte birey, güçlü ve zayıf yönlerini fark edebilir ve aynı zamanda, terapistler de gruptaki bireylerin gelişimine düzenli olarak dikkat çekerek danışanın tedaviye olan motivasyonunu artırabilirler. Bu süreç, danışanın tedavi sürecine daha olumlu bir bakış açısı kazanmasına destek olmaktadır. Grup terapisinde, terapistin amacı şöyle daha iyi ifade edilmiştir: Terapist yoksul olanı zenginleştirmek, zengin olan üyeyi ise daha çok zenginleştirmek mücadelesi içerisindedir. Grup terapisi, psikolojik problemlerin tedavisinde yaygın bir uygulamadır ve en az bireysel terapi kadar yararlı olduğu kanıtlanmıştır. Uygulamalara bakıldığında; grup terapisiyle depresyon, travma sonrası stres bozukluğu, duygudurum bozuklukları gibi psikolojik rahatsızlıkların yanı sıra bağımlılık, obezite, ilişkisel problemler vs. üzerinde de çalışılmaktadır. Grupların üye sayısı genellikle 8 kişiden oluşur ve ortalama olarak 16-20 oturum sürebilir. Gruptan ayrılan üyelerin yerine yeni üyeler eklenebilir. Terapi süreci başlamadan önce gruba dahil edilecek üyeler ile terapist, bireysel ön görüşmeler yapar. Bu değerlendirme için bazen aynı kişiyle birden fazla görüşme yapılabilir. Bu görüşmeler ile tedavi edici bir bağ kurmak hedeflenir. Bununla birlikte danışanın grup terapisine yönelik gizlilik, etkililik, geç kalma endişesi, dışlanma gibi farklı yanlış kanıları bu aşamada gidermek grup terapisine hazırlık için önemlidir. Ayrıca gruba üye seçmenin en önemli ölçütlerinden biri de güdülenmedir. Gruba dair bazı ön yargıları olan bir danışanının bu görüşleri düzeltilebilir ancak gruba girme ve tedavi sorumluluğu almak istemeyen birinin gruba alınmaması uygun olur. Zira seçilen üyelerin istikrarlı oluşu tedavi sürecini daha yararlı kılar. Oturumların düzenli olması süreklilik açısından faydalıdır. Üyeler grubu ne kadar önemserse grup o denli etkili olur. Üyeler grubu zengin bir bilgi ve destek kaynağı olarak görmeleri grubun önemini artırır. Bu süreçte zorlayıcı, rahatsız edici birçok konu paylaşılmaktadır. Üyelerin bu paylaşımlarıyla aralarındaki etkileşim tedavinin önemli bir parçası olmakla birlikte bu paylaşımlarla çatışmalar da yaşanabilmektedir. Grup normları sağlam bir şekilde oluşturularak, güçlü bir tedavi edici ilişki geliştirilerek bu çatışmalar daha kontrollü ortaya çıkabilir. Bununla beraber bireysel terapide olduğu gibi grup terapisinde de iyi bir terapist-danışan ilişkisi hem sürece bağlılık hem yaşanabilecek çatışmaların daha kontrollü atlatılması için önemlidir. Ancak grup terapisinde ilişkiler daha karmaşıktır, örneğin danışan-grup ve grup-terapist ilişkileri gibi. Dolayısıyla bu dinamikler dikkate alınarak daha sağlam adımlarla hareket edilmelidir.   Kaynak Yalom, I.D. ve Leszcz, M. (2018). Grup Psikoterapisinin Teori ve Pratiği. (A. Tangör ve Ö. Karaçam, Çeviri Ed). İstanbul: Pegasus Yayınları  
Sahnede, Sınavda veya Sahada: Performans Kaygısını Yönetmek
Kaygı Performans Kaygısı

Sahnede, Sınavda veya Sahada: Performans Kaygısını Yönetmek

Kalbiniz hızla çarpmaya başlıyor, elleriniz terliyor, aklınızdaki her şey belirsizleşiyor. Saniyeler önce emin olduğunuz her şey aniden değişiyor. İster bir sınav kağıdıyla baş başa olun, ister binlerce kişinin önünde bir sahnede, ister müsabakanın son dakikasında bu duygunun adı performans kaygısı. Sandığınızdan çok daha yaygın bir durum bu. Profesyonel müzisyenlerde yapılan araştırmalar, sahne kaygısının yüzde altmışa varan oranlarda görüldüğünü ortaya koyuyor. Sporcularda da performans kaygısının yaşandığına dair bir çok araştırma bulunmaktadır. 2019 yılında yayımlanan kapsamlı bir derlemeye göre, sporcuların yüzde otuzu ile yüzde altmışı arasında değişen bir kesimi performans kaygısı yaşıyor. Yani bu, yalnızca sahneye çıkamayan ya da sınav stresine girenlerin sorunu değil yüksek performans sergileyen, alanında deneyimli insanların da karşılaştığı bir durum.   Bu kaygı neden olur? Performans kaygısının altında; hata yapma endişesi, beklentileri karşılayamama baskısı ve bazen de çocuklukta yaşanmış küçük düşürücü bir anının bıraktığı iz bulunabilir. Mükemmeliyetçi bir yapınız varsa ya da benzer ortamlarda daha önce zor anlar yaşadıysanız, bu baskıyı daha yoğun hissetmeniz son derece anlaşılır. Ama işin önemli bir boyutu var: beyin bu tür deneyimleri "tehdit" olarak kodladıkça, bir sonraki zorluğa da aynı gözle bakmaya başlar. Kaygı böylece kendi kendini besler; döngü kırılmadıkça her yeni zorluğu daha ağır hale getirir.   Bedeninizde ve zihninizde ne oluyor? Bu noktada devreye evrimsel bir miras giriyor. Vücudunuz tehlikeyi sezdiğinde sempatik sinir sistemi otomatik olarak harekete geçer: kalp hızlanır, nefes sığlaşır, kaslar gerilir. Milyonlarca yıl önce hayatta kalmak için şekillenmiş bu "savaş ya da kaç" tepkisi, sınav salonunda ya da sahne ışıklarının altında çok da işlevsel değildir. Bedensel düzeyde çarpıntı, el titremesi, terleme ve mide bulantısı olarak kendini gösterir. Zihinsel düzeyde felaket senaryoları devreye girer; odaklanmak güçleşir, bilgiler bulanıklaşır. Duygusal-davranışsal boyutta ise bu; aşırı sinirlilik, panik ya da kaçınma olarak yansır. Konser öncesinde sahneden uzak durmak, sınav öncesinde masaya oturamamak bunlar tam olarak kaçınma mekanizmasının devrede olduğunun göstergesidir.   Kaygıyı yönetmek Önemli bir ayrımdan başlayalım: Amaç kaygıyı tamamen ortadan kaldırmak değil, onu yönetebilmektir. Çünkü kaygı çoğu zaman bizim için önemli olan bir şeyle karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Kaygıyı ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, onun neye işaret ettiğini anlamak ve bu duyguyla nasıl hareket edeceğimizi öğrenmek çok daha işlevsel olabilir. Nefes egzersizi, en hızlı başvurabileceğimiz yollardan biridir. Gergin veya endişeli olduğumuz anlarda nefes alış verişimiz genellikle hızlanır ve düzensizleşir. 4-7-8 tekniğinde burnunuzdan 4 saniye boyunca nefes alın, nefesinizi 7 saniye tutun ve 8 saniyede ağzınızdan yavaşça verin. Bu ritim, parasempatik etkinliği destekleyerek bedensel uyarılmanın azalmasına yardımcı olabilir. Nefese odaklanmak ve ritmi bilinçli olarak düzenlemek, kişinin bedeni ve içinde bulunduğu durum üzerindeki kontrol algısını güçlendirebilir. İç sesinizi değiştirin. Harvard Business School'dan araştırmacı Alison Wood Brooks'un yürüttüğü deneylerde matematik sınavına giren, topluluk önünde konuşma yapan ve şarkı söyleyen katılımcılar incelendi. Performans öncesinde yalnızca "Heyecanlıyım" diyenler; sakinleşmeye çalışanlara ya da hiçbir şey söylemeyenlere kıyasla hem daha yüksek puan aldı hem de konuşma ve şarkı performanslarında çok daha özgüvenli ve yetkin bulundu. Bunun arkasındaki mekanizma şu: kaygı ve heyecan fizyolojik olarak birbirine çok benzer ikisi de yüksek uyarılmışlık halidir. Fiziksel tepkiyi "heyecan" olarak yorumlamak, uyarılmışlık düzeyini düşürmeye gerek kalmadan zihinsel değerlendirmeyi tehditten fırsata çevirir ve asıl göreve odaklanmayı kolaylaştırır. Duyguyu kabul etmek de en az yeniden çerçeveleme kadar önemlidir. Kaygıyı bastırmaya ya da "sakinleşmeye" zorlamak çoğu zaman ters tepebilir; araştırmalar, istenmeyen duyguları kontrol etmeye çalışmanın onları daha da güçlendirebildiğini gösteriyor. Bunun yerine farkındalık (mindfulness) pratikleri bilinçli nefes egzersizleri gibi basit uygulamalar dahil kaygıyı yargılamadan gözlemlemeyi ve kabul etmeyi temel alır. Özellikle sporcularda bu yaklaşımın, geleneksel müdahalelerden bile daha etkili olabildiğine dair bulgular giderek güçlenmektedir. Hazırlık, en güçlü güvencedir. Belirsizlik kaygının en büyük dostudur; ne kadar iyi hazırsanız "kontrol bende" hissi o kadar güçlenir. Buna zihinsel provayı da ekleyin: performansın gerçekleşeceği ortamı, olası güçlükleri ve bunları aştığınız anı tüm duyularınızla zihninizde yaşayın. Bu yöntem sporcularda ve müzisyenlerde defalarca test edilmiş; gerçek performans anında odağı korumanın etkili bir yolu olduğu gösterilmiştir. Pratik açıdan ise aşamalı maruz bırakma işe yarar: önce ayna karşısında, sonra birkaç yakın arkadaşa, ardından daha büyük bir topluluğa performans sergileyerek kendinizi duruma kademeli alıştırın. Son dakikaya bırakmamak, yeterli uyku ve aşırı kafein ile alkolden kaçınmak ise hafife alınan ama performansın biyolojik altyapısını doğrudan etkileyen unsurlardır.   Profesyonel destek almak Kaygı günlük hayatınızı, kariyerinizi ya da performansınızı sekteye uğratıyorsa psikoterapi etkili bir seçenektir. Mevcut çalışmalar, Bilişsel Davranışçı Terapi'yi performans kaygısında birinci basamak müdahale olarak öne çıkarıyor. BDT'de temel hedef, "mükemmel olmalıyım" ya da "yetersizim" gibi işlevsiz inançları fark edip dönüştürmektir. Bazen kaygının nedeni erken dönem yaşantılardan kaynaklanabilmektedir. Performans kaygısı geçmişteki bir deneyimden besleniyorsa, EMDR terapisi bu bağlantıyı çözümlemede etkili bir yaklaşım olabilir. Kaygının tamamen ortadan kalkmasını beklemek gerçekçi değildir. Önemli olan, kaygı ortaya çıktığında bunun performansımızı nasıl etkilediğini fark edebilmek ve onu yönetebilmektir. Çünkü kaygının kendisinden çok, kaygı karşısında nasıl davrandığımız performansımızı etkileyebilir.   Kaynaklar Beenen, K. T., Vosters, J. A., & Patel, D. R. (2025). Sport-related performance anxiety in young athletes: a clinical practice review. Translational Pediatrics, 14(1), 127-138. Brooks, A. W. (2014). Get excited: reappraising pre-performance anxiety as excitement. Journal of Experimental Psychology: General, 143(3), 1144. Fernholz, I., Mumm, J. L., Plag, J., Noeres, K., Rotter, G., Willich, S. N., ... & Schmidt, A. (2019). Performance anxiety in professional musicians: a systematic review on prevalence, risk factors and clinical treatment effects. Psychological medicine, 49(14), 2287-2306. Twitchell, A. J., Journault, A. A., Singh, K. K., & Jamieson, J. P. (2025). A review of music performance anxiety in the lens of stress models. Frontiers in Psychology, 16, 1576391.